Uluslararası ulaşımı kolay illerde Sağlık Serbest Bölgeleri kurulacak  
Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü Sağlık Turizmi Daire Başkanı Dr. Dursun Aydın, 2014 yılında hizmete sunulması planlanan Sağlık Serbest Bölgeleri’nin uluslararası ulaşımı kolay olan büyük illerde kurulacağını söyledi. Bursa’da düzenlenen...
Devamını oku
Polise piknik tüplü saldırı  
Erzincan’da ev sahibi ile kiracı karasındaki kavgaya müdahale etmek isteyen polis memuru binanın ikinci katından üzerine atılan piknik tüpü nedeniyle kolundan yaralandı. Edinilen bilgiye göre Kazım Karabekir Mahallesi’nde meydana gelen olayda Mehmet A. ile kiracısı Fatih A....
Devamını oku
Sağlık çalışanlarının ek ödemeleri maaşla birlikte ödenecek  
Sağlık-Sen’in toplu sözleşme masasında ve Sağlık Bakanlığı Kurum İdari Kurul Toplantılarında gündeme getirdiği sağlık çalışanlarının ek ödemelerinin maaşla birlikte ödenmesi talebi gerçekleşti. Sağlık Bakanlığı’na bağlı sağlık kurum ve kuruluşlarında...
Devamını oku
Jandarmada insan hakları ihlaline adli işlem  
Jandarma İnsan Hakları İhlallerini İnceleme ve Değerlendirme Merkezi (JİHİDEM)'ne yapılan şikayetler sonucu personelin yüzde 30'u hakkında adli işlem başlatıldı.Jandarma sorumluluk bölgesinde veya jandarmayla ilişkili olarak, görevlerin icrası esnasında meydana gelebilecek...
Devamını oku
Doktor hatasına verilen beraat kararı Yargıtay'dan döndü  
Ankara'da, 2005 yılında safra kesesindeki rahatsızlık sebebiyle müracaat ettiği özel bir hastanede yapılan ameliyat sonrası hayatını kaybeden hastanın yakınlarının başlattığı 7 yıllık hukuk mücadelesi sürüyor. Kapalı ameliyat sonucu, sevk edildiği başka bir hastanede...
Devamını oku
Kartal’da 112 doktoruna maganda dayağı  
Kartal’da Acil Yardım İstasyonu'nda görevli 112 doktoru, ambulans önüne park eden kişileri uyardığı için feci şekilde dövüldü. Burnu iki yerinden kırılan ve kafasında şişlikler oluşan doktor, Kartal Dr. Lütfi Kırdar Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yapılan ilk...
Devamını oku
Doktora darp girişimi  
Sakarya Akyazı ilçesinde reçetesiz enjeksiyon yaptırmak isteyen vatandaşa olumsuz cevap veren doktor darp edilmek istendi. Edinilen bilgiye göre, bugün saat 12.00’de Akyazı Devlet Hastanesi acil polikliniğinde reçetesiz enjeksiyon yaptırmak isteyen Selim P. (26), reçetesiz...
Devamını oku
4+4+4 ile çıraklığın önü açılacaktır  
AK Parti Tekirdağ Milletvekili Ziyaeddin Akbulut, Yeni Sanayi Sitesi esnafını ziyaret ederek sorunlarını dinledi. Bir esnafın çırak bulamaktan dert yanması üzerine Akbulut, "4+4+4" sistemi ile bu sorunun çözüleceğini söyledi. AK Parti Tekirdağ Milletvekili Ziyaeddin Akbulut,...
Devamını oku
Lise öğrencilerine 4.000 adet süt  
Milli Eğitim Bakanlığı tarafından "Okul Sütü Akıl Küpü" kampanyası kapsamında gerçekleştirilen okul sütü dağıtımından ayrı olarak Edirne Uzunköprü Süt Üreticileri Birliği Başkanı Şeref Ateşli, 21 Mayıs dünya süt günü münasebeti ve I. Uluslararası Süt...
Devamını oku
  
  • Uluslararası ulaşımı kolay illerde Sağlık Serbest Bölgeleri kurulacak  
    Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü Sağlık Turizmi Daire Başkanı Dr. Dursun Aydın,...
  • Polise piknik tüplü saldırı  
    Erzincan’da ev sahibi ile kiracı karasındaki kavgaya müdahale etmek isteyen polis memuru binanın ikinci...
  • Sağlık çalışanlarının ek ödemeleri maaşla birlikte ödenecek  
    Sağlık-Sen’in toplu sözleşme masasında ve Sağlık Bakanlığı Kurum İdari Kurul Toplantılarında...
  • Jandarmada insan hakları ihlaline adli işlem  
    Jandarma İnsan Hakları İhlallerini İnceleme ve Değerlendirme Merkezi (JİHİDEM)'ne yapılan şikayetler...
  • Doktor hatasına verilen beraat kararı Yargıtay'dan döndü  
    Ankara'da, 2005 yılında safra kesesindeki rahatsızlık sebebiyle müracaat ettiği özel bir hastanede yapılan...
  • Kartal’da 112 doktoruna maganda dayağı  
    Kartal’da Acil Yardım İstasyonu'nda görevli 112 doktoru, ambulans önüne park eden kişileri uyardığı...
  • Doktora darp girişimi  
    Sakarya Akyazı ilçesinde reçetesiz enjeksiyon yaptırmak isteyen vatandaşa olumsuz cevap veren doktor darp...
  • 4+4+4 ile çıraklığın önü açılacaktır  
    AK Parti Tekirdağ Milletvekili Ziyaeddin Akbulut, Yeni Sanayi Sitesi esnafını ziyaret ederek sorunlarını...
  • Lise öğrencilerine 4.000 adet süt  
    Milli Eğitim Bakanlığı tarafından "Okul Sütü Akıl Küpü" kampanyası kapsamında gerçekleştirilen okul...
 

"" Açıklama ve Duyurular ""

• MemurunSesi.Net | Memurlar için "tarafsız" haber ve paylaşım sitesi

Oluşturulma tarihi: 20/05/2012, 13:38
uluslararasi-ulasimi-kolay-illerde-saglik-serbest-bolgeleri-kurulacak Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü Sağlık Turizmi Daire Başkanı Dr. Dursun Aydın, 2014 yılında hizmete sunulması planlanan Sağlık Serbest Bölgeleri’nin uluslararası ulaşımı kolay olan büyük illerde kurulacağını söyledi. Bursa’da düzenlenen ‘Sağlık Serbest Bölgeleri Paneli’nde konuşan Dursun Aydın, 2011 yılında ilgili ilk mevzuat...
Oluşturulma tarihi: 20/05/2012, 12:47
polise-piknik-tuplu-saldiri Erzincan’da ev sahibi ile kiracı karasındaki kavgaya müdahale etmek isteyen polis memuru binanın ikinci katından üzerine atılan piknik tüpü nedeniyle kolundan yaralandı. Edinilen bilgiye göre Kazım Karabekir Mahallesi’nde meydana gelen olayda Mehmet A. ile kiracısı Fatih A. Arasında belirlenemeyen bir nedenden dolayı tartışma çıktı. Tartışmanın...
Oluşturulma tarihi: 20/05/2012, 12:42
saglik-calisanlarinin-ek-odemeleri-maasla-birlikte-odenecek Sağlık-Sen’in toplu sözleşme masasında ve Sağlık Bakanlığı Kurum İdari Kurul Toplantılarında gündeme getirdiği sağlık çalışanlarının ek ödemelerinin maaşla birlikte ödenmesi talebi gerçekleşti. Sağlık Bakanlığı’na bağlı sağlık kurum ve kuruluşlarında görevli personele döner sermaye gelirlerinden ek ödeme yapılmasına dair yönetmelikte yapılan...
Oluşturulma tarihi: 20/05/2012, 12:38
jandarmada-insan-haklari-ihlaline-adli-islem Jandarma İnsan Hakları İhlallerini İnceleme ve Değerlendirme Merkezi (JİHİDEM)'ne yapılan şikayetler sonucu personelin yüzde 30'u hakkında adli işlem başlatıldı.Jandarma sorumluluk bölgesinde veya jandarmayla ilişkili olarak, görevlerin icrası esnasında meydana gelebilecek insan hakları ihlalleri iddialarıyla ilgili şikâyet ve müracaatları belli...
Oluşturulma tarihi: 20/05/2012, 10:24
doktor-hatasina-verilen-beraat-karari-yargitay-dan-dondu Ankara'da, 2005 yılında safra kesesindeki rahatsızlık sebebiyle müracaat ettiği özel bir hastanede yapılan ameliyat sonrası hayatını kaybeden hastanın yakınlarının başlattığı 7 yıllık hukuk mücadelesi sürüyor. Kapalı ameliyat sonucu, sevk edildiği başka bir hastanede hayatını kaybeden Asım Güler'in ölümüyle ilgili doktor hatası iddialarıyla ilgili...
Oluşturulma tarihi: 20/05/2012, 09:54
kartal-da-112-doktoruna-maganda-dayagi Kartal’da Acil Yardım İstasyonu'nda görevli 112 doktoru, ambulans önüne park eden kişileri uyardığı için feci şekilde dövüldü. Burnu iki yerinden kırılan ve kafasında şişlikler oluşan doktor, Kartal Dr. Lütfi Kırdar Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yapılan ilk tedavisinin ardından Kulak Burun Boğaz servisinde tedavi altına alındı. Olay, dün saat...
Oluşturulma tarihi: 19/05/2012, 20:31
doktora-darp-girisimi Sakarya Akyazı ilçesinde reçetesiz enjeksiyon yaptırmak isteyen vatandaşa olumsuz cevap veren doktor darp edilmek istendi. Edinilen bilgiye göre, bugün saat 12.00’de Akyazı Devlet Hastanesi acil polikliniğinde reçetesiz enjeksiyon yaptırmak isteyen Selim P. (26), reçetesiz enjeksiyon yapılamayacağını belirten doktoru darp etmek istedi. Olaya...

Köşe Yazarlarımız


Müfettişler Günah Keçisi yapıl...
Cumartesi, 12 Mayıs 2012
Son günlerde basında yine müfettişler aleyhine haberler yapılmaya başlanmıştır. Önce, müfettişlerin dershaneleri fişlediği iddia edilerek müfettişler suçlanmış ardından 28 Şubat sürecinde müfettişlerin yurtları kapattıkları, hafiye gibi başörtülü öğretmen avına çıktıkları, fişleme yaptıkları, müfettiş terörü estirildiğine yönelik haberler yapılmıştır. 28 Şubat sürecinde diğer meslekler içinde olduğu gibi müfettişlerden de kamuoyunca tasvip edilmeyen tutumlar sergileyenler bulunmuş olabilir. Ancak bunlar münferit olaylardır. Haberlerde iddia edildiği gibi bir meslektaşımızca bayan öğretmenin saçının çekilmesi söz konusu olmuş ise, müfettişler olarak böyle çirkin bir davranışı tasvip etmemiz mümkün değildir. Bu yanlış örnekleri sürekli gündeme getirerek bir meslek grubunun tamamına mal etmek adeta müfettişleri din düşmanı kişiler olarak göstermek doğru değildir. 28 Şubat sürecinde diğer çalışanlar gibi birçok müfettiş de baskı altında kalmıştır. Görevinden atılan, başka bir kuruma geçmek zorunda kalan, başörtülü çalışanları görmezden geldikleri veya korudukları iddiasıyla kendisine disiplin cezası verilen müfettişlerin sayısı hiç de az değildir. Şunu kamuoyu iyi bilmelidir ki zamanında kılık-kıyafet yönetmeliğini değiştirerek başörtüsünü serbest bırakma cesareti gösteremeyenler, kendi suçlarını ört-bas etmek için müfettişleri her zaman hedefe koymuşlardır. Bir yandan yönetmeliğe yasak koyup, ardından müfettişe yasağa uyulup-uyulmadığı konusunda soruşturma emri verip sonra da soruşturma yapan müfettişi suçlu ilan etmek vicdansızlıktır. Ortada bir yasak varken, bir müfettişten bu yasağı görmemesini beklemek çözüm değildir. Çözüm yasağın kaldırılmasıdır. Aradan 15 yıl geçmesine rağmen gelen hiçbir iktidar, devlet memurunun kılık kıyafette serbest olmasına ilişkin düzenlemeyi yönetmeliğe koymaya cesaret edememiştir. Ortada bir suçlu varsa bunlar müfettişler değil, yasağı kaldırmayanlardır. Ayrıca, son günlerde dershanelerde fişleme yapıldığı iddiası asılsızdır. Sayın bakanın vermiş olduğu yazılı emir üzerine Bakanlık denetçileri ve il eğitim denetmenleri ülke düzeyinde inceleme yapmaktadırlar. İncelemenin kapsamı müfettişler tarafından değil sayın bakan tarafından belirlenmiştir. İnceleme emrine uyarak bilgi alınmasını, müfettişlerin fişleme yaptığı şeklinde kamuoyuna sunmak ve müfettişleri günah keçisi yapmak doğru değildir. Müfettişlerin kendilerine verilen görevi yerine getiren birer devlet memuru olduğu asla unutulmamalıdır. Kamuoyuna saygıyla duyurulur. Doğan CEYLAN Müfettişler Derneği Başkanı
Sevgi Nehirleri Aksın Vadilerden
Çarşamba, 16 Mayıs 2012
Son bir hafta içinde biri Zonguldak, diğeri Hakkari’de iki gencecik kız hem de sokak ortasında öldürüldü. Ülkenin doğusunda da batısında da manzara bir. Yukarıdaki cümle sıradan basit geliyor değil mi? Günlük bir gazetenin üçüncü sayfa haberi gibi. En kötüsü de bu olsa gerek artık ölümün karşısında daha doğrusu vahşi cinayetlerin karşısında duyarsızlaşıyoruz. Mevlanalar, Yunus Emreler’in yetiştiği bu topraklar artık vahşice cinayetler işleyebilen katilleri de yetiştirebiliyor. Hani nereye gitti o hoşgörü insanlık kültürümüz, okullarda öğretmenlere saldırıyorlar, hastaneler de doktorları da artık öldürüyorlar. Vatandaş sinirlendi mi kimseyi tanımaz oluyor ortalığı yakıp yıkmaya kadar götürebiliyor. Fenerbahçe Galatasaray maçından sonra çıkan olaylara ne demeli. Sokakta mikrofonu kime tutsanız kesinlikle böyle olayları tasvip etmeyeceğini beyan edecektir ama kitlesel olarak yapılan bu holiganist hareketlere nedense kimse kimseye dur demiyor. Toplu delirmenin örnekleri bunlar. Fair Playden bahsedenler iki dakika sonra nedense bahsettiği centilmenliği unutup saldırganlaşabiliyor. Otobüslere, metrobüslere, duraklara, bankalara ve birçok işyerine saldırdılar. Yine yukarda da belirttiğim gibi kimse tek başına çıkıp da bu olayları yapmaz ama bir kitlenin içinde olunca sanırım sürü psikolojisinden olsa gerek herkes önündekini sorgulamadan takip edebiliyor. Olaylardan sonra kırk sekiz kişi gözaltına alınmış ve asıl kaygı verici olay bu gözaltına alınanların içinde doktor, öğretmen ve çoğu üniversite öğrencisi gençler varmış. Bu gözaltına alınanların emniyette yaptıkları komik savunmaları da sanırım herkes duymuştur.  En acısı içlerinde bir öğretmenin olması sevgiyi, saygıyı, insanlığı, centilmenliği öğrencilerine aşılaması gereken birinin bu olayların içinde olması gerçekten de çok düşündürücü. Sizce bu şekilde davranan biri öğrencilerini bu değerlerle ne kadar eğitebilir? Eğitim-Öğretim diyoruz, öğretebilmek için pedagolojik eğitim almak gerek ama eğitebilmek için yukarda sıraladığım insani değerleri içselleştirmek gerek.  Kamuoyunda elbette bu olaylar çok tartışıldı ve halen tartışılmaya devam etmektedir. Sanırım yeterince sorunların kaynağına inilemiyor hep olayları konuşuruz ama işin derinliğine nedense fazla inemiyoruz. Şiddetin her taraftan fışkırdığı bir yerde elbette bu tür olaylar olur. Televizyon dizilerimize bir bakın orda kendi kendimizi oynuyoruz zaten. Hangi dizimizde insani değerler ön plana çıkarılıyor? Reytingleri yüksek olan bütün dizilerimizde maalesef şiddet daha çok ön plana çıkıyor.   Güzel vadilerimizden sevgi nehirleri akmadıkça ve bunu hepimiz gönülden istemedikçe daha çok kızlarımız sokak ortasında hunharca öldürülür, daha çok maçımızdan sonra kitleler ortalığı yakıp yıkmaya devam ederler. ‘’Kin ve nefret yedek oyuncudur yürekte sevgi ve şefkat olmadığında sahaya çıkar’’ Erol KABAK – Eğitimci - erolkabak@gmail.com

Alıntı Köşe Yazarları


Bilim Kadrolarına Yatırım, Gelec...
Cumartesi, 19 Mayıs 2012
Bilimin insanlığın refahı ve gelişmesine etkisini inanç ve medeniyet değerlerimiz asırlar öncesinde ortaya koymuştur. Sonraki dönemlere baktığımızda, bilimin önemi 17. yüzyıl başlarında İngiliz düşünürü Francis Bacon tarafından dile getirilmiştir. “Bilgi güçtür” diyen Bacon’u zaman haklı çıkartmıştır. Günümüzde pek çok ülke 1960’lı yıllardan itibaren geliştirilmeye başlanan teknoloji odaklı iktisat teorilerine uygun olarak, bilim ve teknolojiyi kalkınma modellerinin ana ekseni haline getirmiş bulunmaktadır. Bilim ve teknoloji söz konusu olduğunda, belki de ilk başta zikredilmesi gereken kurumlar, üniversitelerdir. Bu eksende inşa edilen üniversiteler, bilim yuvalarıdır, araştırma merkezleridir. Ülkemizin ve insanımızın güçlü ve refah içinde yaşamasının anahtarı, üniversitelerin kaliteli ve prestijli bilim insanı yetiştirmesine bağlıdır. Prestijli bilim insanı ise, bilim, araştırma ve kültürün geliştiği üniversitelerde yetişebilir. Çünkü bizim yüklediğimiz anlam itibarı ile üniversiteler bilim üretim merkezleridir. Dünyanın 16 ve Avrupa’nın 6. büyük ekonomisi olarak Türkiye’nin pozisyonunu güçlendirmek için daha eğitimli insan sermayesine ve daha çok bilgi üretmeye ihtiyaç olduğu açıktır. Milletler ve medeniyetlerarası yarışın tüm hızıyla devam ettiği günümüzde bilime, bilimin güvenilir rehberliğine her zamankinden daha çok ihtiyacımız vardır. Bir toplumun başı dik ve refah içinde yaşayabilmesi, önemli ölçüde bilim ve teknolojideki gücüne bağlıdır. Teknoloji, bilimsel bilginin uygulama alanına aktarılma aracıdır. Bilim, bilimsel zihniyet ve yeteri kadar bilgi üretimi olmadan teknolojide ve uygulama alanlarında ilerleme olmaz. Bilim üretilmeden, yeterli bilgi birikimi olmadan, sadece teknoloji ithali yoluyla, milletler arasında devam eden baş döndürücü siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel yarışı sürdürmek ve medeniyetler yarışını kazanmak şöyle dursun, mevcut durumumuzu ve yerimizi korumak bile mümkün değildir. Gelişmiş ülkelerde üniversiteler, özerkliğe ve akademik özgürlüğe sahip “bilgi ve hizmet üreten fabrikalar” olarak tanımlanmaktadır. Gelişmemiş ülkeler de ise, üniversi ulus devletin ideolojik silahı olarak bilinir. Hâlbuki en değerli servet, en büyük zenginlik, en iyi rehber, en kuvvetli güvenlik gücü ve en iyi silah bilgidir. Bilginin önemi arttıkça yükseköğretimin önemi de artmaktadır. Uluslararası yarışta üniversitelerde üretilen bilginin kalitesi ve ekonomiye olan katkısı gittikçe belirleyici rol oynamaktadır. İşte bu yüzden, yükseköğretimi ve üniversiteyi ilgilendiren sorunlar, sadece bizde değil; gelişmiş ülkelerde de üzerinde çok düşünülen, kafa yorulan temel meselelerin başında gelmektedir. Batılı bilim adamları, üniversitenin olmazsa olmaz üç özelliğinin olduğunu, diğer özelliklerinin değiştirilebileceğini ve gerektiğinde terk edilebileceğini belirtmişlerdir. Korunması gereken üç özellik şunlardır: Yeni bilgi üretme görevi: Diğer kurumlardan farklı olarak üniversite, herhangi bir sorunun sorulabildiği ve herhangi bir cevabın verilebildiği bir yerdir. İşte bu, akademik özgürlüktür ve mutlaka yasayla güvence altına alınmalıdır. Ölümsüz doğruları koruma ve yayma görevi: Üniversite artık sadece üst düzey kamu görevlilerini yetiştiren bir kurum değil, kitle eğitimi veren bir büyük kurumdur. Topluma doğruları söyleyen ve toplumun lokomotifi olan üniversitedir. İnsanlığa hizmet görevi: Üniversite yakın çevrenin, ülkenin ve tüm insanlığın ekonomik, politik, eğitim, sağlık, sosyal ve diğer problemlerine çözüm üretmekle görevlidir. Gelişmiş ülkeler, 1990’lı yıllarda yükseköğretim sistemlerinde reform niteliğinde önemli değişiklikler yaparak; yeni bin yılın girişimci, üretken, sanayi ile entegre olmuş, toplumun ve ekonominin lokomotifi haline gelmiş, özerk, özgür ve çağdaş üniversitelerini oluşturdu. Bu amaçla İngiltere ve İsveç 1992’de, Avusturya 2002’de yeni yükseköğretim yasaları çıkardı. Üyesi olmaya çalıştığımız Avrupa Birliği’nde ve aday ülkelerde eğitim ve yükseköğretim sistemleri sürekli yenilenmekte ve ECTS gibi üniversite müfredatında, proje hazırlama ve ölçme gibi alanlarda asgari bir uyum için çalışmalar sürdürülmektedir. Türkiye’de ise yaklaşık son on yılda ekonomik ve dış politikadaki değişime paralel olarak, eğitim alanında da birtakım girişimler ve değişmeler olmuştur. Üniversitelerin daha demokratik ve şeffaf bir yönetime kavuşması temel arzumuzdur. Üniversitelere ayrılan kadroların artırılması gibi önemli girişimler olmasına karşın üniversitelerde öğrencilerin, akademik ve idari personelin, ayrıca bir kurum olarak üniversitelerin halen birçok sorunu bulunmaktadır. Eğitim-Bir-Sen olarak, çözüm önerilerimizi ilgili mercilere sunduk ve bunların takipçisiyiz. Milletimizin tarihte oynadığı çok önemli roller olmuştur; gelecekte de insanlık ve dünya için oynayacağı önemli roller vardır. Çünkü bu milletin öyle bir potansiyeli var. Onun için çok güçlü bir Türkiye ortaya çıkacak. Bunun iki ayağı var: Demokrasiyi güçlendirmek ve zenginleştirmek. Bu paralelde ana hedefimiz, Türkiye’nin, eğitim seviyesi yüksek, demokratik, zengin ve üretken bir ülke haline gelmesine katkı sunmaktır. Bu da Türkiye’deki yükseköğretimin kalitesiyle alakalıdır. Yükseköğretimin ve üniversitelerimizin başarısı, ortaya koyduğu ürünler ve verimliliği ile ölçülür. Üniversitelerin veriminin temel göstergeleri şunlardır: -Mezun ettiği öğrencilerin kalitesi, istihdam oranı ve işlerindeki başarıları, -Dünya bilimine yapmış olduğu katkı, yani ürettiği bilgi, -Üretilen bilginin paraya dönüştürülmesi ve pazarlanması (patent), -Çevreye, millete ve dünya insanlığına sunduğu hizmet. Bu maddeleri dikkate alarak üniversitelerimizin, innovativ eğitim sunma, modern araştırmalar yürütme ve birinci sınıf yayınlar üretme konuları üzerinde dikkatlice durmaları gerekir. Türkiye’de, özellikle yeni kurulmuş üniversiteler, kalite mekanizmaları tesis ederek yatırım yaparken, daha eski üniversitelerimiz de kendi mevcut sistemlerini mutlaka geliştirmelidir. Üniversitelerimizin özgürlükler ve kalite adına yaptıkları ve yapacakları her türlü demokratik girişime destek verdik ve vermeye devam edeceğiz. İkinci bir husus ise, üniversitelerimizin “uluslararasılaştırma” meselesidir. Türkiye’deki sosyal, ekonomik ve siyasi değişimler, ülkemizi son yıllarda bölgesel güce ve küresel oyuncuya dönüştürdü. Türkiye’nin komşu ülkelerle ekonomik ilişkilerinin geliştiği, ABD, Ortadoğu, AB ve Afrika gibi ülke ve bölgelerle ticaret hacminin arttığı bir dönemdeyiz. Bu bağlamda, üniversitelerden, Türkiye’nin küresel rekabetine katkıda bulunabilecek bilgi ve yeteneğe sahip öğrenciler mezun etmeleri beklenmektedir. Dolayısıyla, eğitim sistemimizi dış dünyaya açmalıyız. Üniversitelerimizi mutlak suretle dünya ile bütünleştirmeliyiz. Bu hedefe ulaşmak için, bir taraftan öğrencilerimizi ve akademik personelimizi ülke dışına gönderirken, diğer taraftan yabancı öğrencileri ve araştırmacıları da Türkiye’ye çekmeliyiz. Halihazırda 26 bin olan yurtdışından Türkiye’yi tercih eden öğrenci sayısını gelecek beş yıl içinde en az iki katına çıkarmalıyız. Yurtdışındaki akademisyenlerimizin araştırma yapmak veya ders vermek üzere Türkiye’ye kısa ya da uzun süreli gelmelerini öngören ters beyin göçünün daha güçlü bir şekilde devam etmesini teşvik etmeliyiz. Bu doğrultuda gerek YÖK’ün gerek üniversitelerimizin her atılımını destekliyor, bilimsel çalışma ve etkinlikler aracılığıyla ortaya koyduğumuz öneri ve tekliflerle bu atılımlara katkı sunuyoruz ve sunmaya da devam edeceğiz. Ülkemiz ve milletimiz, 19 ve özellikle 20. yüzyılı hep olağanüstü dönemlerle yaşadı. İçinde bulunduğumuz 21. yüzyıl ise, olağanüstülüklerin, elitlerin ve elitist düşüncelerin ortadan kalktığı normal bir yüzyıl olarak yaşanmaya başlamış bir şekilde yoluna devam etmektedir. Siyasetin yanı sıra ekonomide, dış politikada ve özellikle eğitim alanında, önceki dönemlerden farklı olarak her anlamda toplumsal taleplerin ve tabanın dikkate alındığı bir sürece, normalleşme sürecine girmiş bulunmaktayız. 29-30 Mart 2012 tarihinde, kamuoyunun “4+4+4 Kesintili Eğitim” olarak bildiği yasanın Meclis’te kabulü ile birlikte milli eğitim adına çok önemli tarihi bir adım atılmış oldu. Bundan önce de, kesintisiz eğitim, katsayı, Milli Güvenlik Dersi gibi olağanüstü zamanların ideolojik uygulamalarına son verildi. Meslek liselerine uygulanan katsayının kalkması çok önemli bir adım olmuştur. Fakat Milli Eğitim Bakanlığı’nda atılan bu adımların Yükseköğretim Kurulu bünyesinde ve üniversitelerde tam olarak atıldığı söylenemez. Başörtüsünde bir esneme olsa da, bu durumun konjonktürel olarak varlığını sürdürdüğü de bilinmektedir. “Toplumsal Faaliyet Birimi”nin yeni yönetim tarafından kaldırılması, özgür üniversite bağlamında demokratik yönetim adına yapılmış önemli girişimlerden biri olmuştur. Fakat 2011 tarihinde “torba yasa” olarak bilinen bir girişimle 657 sayılı Kanun’a tabi personelin sicil sistemi kaldırılmasına rağmen, 2547 sayılı Kanun’a tabi akademik personelde sicil uygulaması halen yürürlüktedir. Bu durum, anayasal olarak da eşitliğe aykırılık teşkil etmektedir. Olağanüstü dönemlerde devreye sokulan ve bir anlamda hukuk dışı “fişlemelere” de meşruiyet kazandıran bu uygulamadan, sicil kanununda yeni düzenleme yapılarak, bir an önce vazgeçilmesi gerekmektedir. Ve en önemlisi, öğretmenlerde olduğu gibi, üniversite çalışanlarının ücretlerinde ve ücret politikasında yeterli iyileştirme yapılmamış, ülkenin beyin takımı ihmal edilmiş ve talepleri sürekli ertelenmiştir. İşte bu sorunlar nedeniyle, “Artık değişim rüzgârı YÖK’te de, üniversitelerde de essin” diyoruz. Üniversiteler, bir ülkenin değişimdeki öncüsü olması gerekirken, kamuoyunun uzun süreden beri beklediği değişimlerin ertelenmesi düşündürücüdür. YÖK’ün başlattığı, olağanüstü dönemlerin kısıtlayıcı kural ve engellerinden kurtulma girişimleri sürdürülmeli ve özellikle özlük haklarıyla ilgili talepler artık bekletilmeden bu yıl yerine getirilmelidir. Bu nedenle, yeni YÖK yönetiminden, kurumlarında görev alan akademik ve idari personelin demokratik ve hak ettiği talepler konusunda adım atmasını bekliyoruz. Hükümetin uyguladığı düşük ücret politikasıyla üniversitelerde kaliteli elemanların çalışması zorlaşmaktadır. “Eşit işe eşit ücret” düzenlemesinde öğretim elemanları ve öğretmenler ihmal edilmiştir. Bu sebeple, hem yurtdışına hem de büyük firmalara üniversitelerden beyin göçü gerçekleşmektedir. Artık üniversiteler beyin çeken kurumlar değil, beyin kaçıran kurumlar haline gelmiştir. Bunun sonucu olarak da, son zamanlarda küresel eksende varlığını hissettiren Türkiye’nin dünya sistemi içindeki yeri konusunda üniversitenin kaliteli insan kaynağı ve potansiyeli zayıf kaldığından, bu gelişimin ne kadar istikrarlı olduğu sorunu ortaya çıkmaktadır. Üniversiteler, icatlardan ve üreten bilgiden daha çok, nakillerle yürüyen bir kurum olmayı sürdürür bir eğilim göstermektedir. Francis Bacon’un deyimiyle, “Bilgi, egemen olmak, hükmetmektir.” Sürekli olarak üniversitelerden beyin takımları ayrılacaksa, Türkiye, geleceğine nasıl hükmedecek? YÖK’te ve üniversitelerde, Türkiye’nin yükseköğretimi adına artık 21. yüzyıl vizyonunu ve misyonunu görmek istiyoruz. Seksenli yıllardan kalma ideolojik eksenli slogan üreten, farklılıklara müsaade etmeyen, kendi değerlerine yabancı ya da başka değer ve toplumları önceleyen bir anlayış ve yaklaşımdan uzaklaşan; asıl fonksiyonu olan eğitim, araştırma ve geliştirmeye odaklı, esnek düşünebilen, demokratik ilkelerin hâkim olduğu, çatışmadan ziyade rekabetin olduğu, üniversitelerin sadece kendileriyle değil, yabancı üniversitelerle de teması olan ve rekabet edebilen yaklaşımları destekliyoruz. Ülkemizin “demokratikleşme” sürecine önemli katkı sunacak “Toplu Sözleşme Kanunu”nun bir an önce çıkması için sorumlu sendikacılık anlayışıyla çözüm katmanlarına her zeminde gerekli baskıyı yaptık. “Toplu sözleşmeye de, toplumsal sözleşmeye de evet” sloganıyla destek verdiğimiz “Toplu Sözleşme”, 12 Eylül 2010 referandumuyla anayasal hakka dönüştü. Ve nihayet yaklaşık 2,5 milyon memur ile 1,8 milyon memur emeklisinin aylardır beklediği ‘Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu”, 4 Nisan 2012 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilerek, akabinde Cumhurbaşkanı tarafından onaylandı. Kanun ile memur ve memur emeklileri ilk kez toplu sözleşme hakkı kazandı. Eğitim-Bir-Sen, eğitim hizmet kolunun yetkili sendikası olarak toplu sözleşme masasındaki yerini almıştır. Eğitim hizmet kolunda toplu sözleşme masasına taşıyacağımız talepleri kamuoyuyla paylaştık. Ancak bir hususa dikkat çekmek istiyorum. ‘Eşit işe eşit ücret’ten faydalanamayan öğretmen ve öğretim elemanlarının ek ödemelerine 314 TL maaş zammı yapılması mutlak talebimizdir. Bu argümanlarla, 30 Nisan’da başlayan toplu sözleşme masasında, kıymetli üniversite çalışanlarımızın özlük haklarıyla ilgili taleplerimizin peşinde olacağız. Beyin takımlarının da en az kolluk kuvvetleri kadar bu ülke ve geleceği için önemli olduğunu anlatmaya ve göstermeye çalışacağız.
SGK ile Sağlık Bakanlığının a...
Cumartesi, 19 Mayıs 2012
SGK, Sağlık Bakanlığının acil genelgesini takmıyor. Sosyal Güvenlik Kurumu 2012 SUT’u ile acil yanına bir de yeşil alan türetti ve kendisine göre bir acil hasta tanımı getirdi. Buna karşın Sağlık Bakanlığı da acil tanımı yaptı… Sağlık Bakanlığının acil tanımı vatandaş lehine, SGK’nın acil tanımı hastaneler ve kendisi lehine… Devamı için tıklayınız.
Muhtelefun Fih 2
Pazar, 15 Nisan 2012
İtikadî konularda "muhtelefun fih"lerden bahsetmenin son derece tehlikeli, yerine göre ucu küfre kadar varabilecek yanlış tutumlara kapı aralamak anlamına geldiğini, buna mukabil fıkhiyyat alanında ihtilafın bu ümmet için rahmet olduğunu bir önceki yazıda izah etmeye çalışmıştım. Ağırlıklı olarak IV ve V./X ve XI. asırlardan sonra görülmeye başlayan bir olgu, zaman zaman Ehl-i Sünnet kesimler arasında bir ayrışma ve fırkalaşma konusu olarak öne çıkartılıyor: Hadislerin, sened sistemi dışında keşif, rüya vb. gibi vasıtalarla tashih/taz'ifi meselesi. Hadislerin sened kritiğine tabi tutularak alınması ya da reddedilmesi sadece muhaddislerin değil, Selef'ten halefe fukahanın, sufilerin, kelamcıların... da kabul edip uyguladığı bir sistemdir. IV ve V./X ve XI. asırlara gelene kadar keşif ya da rüya yoluyla hadis ahzı meselesine -birkaç istisna dışında- rastlanmıyor oluşu burada son derece önemlidir. Efendimiz (s.a.v)'den sonra Sahabe arasında ihtilaf konusu olmuş hiçbir meselede, O'nun en yakınları keşif ya da rüya aleminde O'na sorarak ihtilaflı meseleleri çözmek gibi bir yola başvurmamışlarsa, bunun elbette bir anlamı vardır. Ne hilafete kimin geleceği, ne Kur'an ayetlerinin mushaf halinde toplanması, ne de başka herhangi bir hususta Sahabe böyle bir yola başvurmuştur. Onlardan sonra gelen nesiller içinde de gerek muhaddisler, gerekse fukaha ve ehl-i tefsir, hadisleri keşif veya rüya yoluyla değil, sened sistemini işleterek ahz, ve/veya tashih/taz'if yoluna gitmiştir. Bütün bunlara rağmen keşif veya rüya yoluyla hadis ahzı, tashih ve/veya taz'ifini bir imkân veya metot olarak görenler, özellikle yukarıda zikrettiğim tarihten sonra ehl-i tasavvuf arasında görülmeye başlamıştır. Rüya, ilham, keşif vb. metotlar, bizim bilgi anlayışımızı yansıtan Usul-i Fıkıh kaynaklarımızda zikredilen "aslî" (Kur'an, Sünnet, İcma, Kıyas) ve "fer'î" (İstihsan, Mesalih-i Mürsele, Ehl-i Medine'nin icmaı, İstıtıshab...) deliller arasında yer almaz. Bununla birlikte mü'min, rüyaya tamamen kayıtsız da değildir. Efendimiz (sa.v)'in, rüyanın Nübüvvet cüzlerinden bir cüz olduğunu haber veren hadisleri  Salih rüyanın yabana atılmaması gerektiğini ihtar etmektedir. Salih rüyanın -özellikle de Salih kimseler tarafından görülen Salih rüyanın- hayatın görünen yüzünde saklı/örtülü bulunan birtakım hakikatlerin keşfinde elbette önemli bir yeri vardır. Bu sebeple rüyada ya da keşif aleminde hadis tashih/taz'ifine imkân bulanlar, o bilgiyle kendileri amel edebilirler. Ancak söz konusu bilginin Kur'an ve Sünnet'e, Şer'î prensiplere ve Usuller çerçevesinde ortaya konulmuş bulunan Şer'î hakikatlere aykırılık teşkil etmemesi gerekir. Bugüne kadar herhangi bir velinin, ümmetin üzerinde icma ettiği kat'iyattan bir meseleye aykırı bir bilgiye keşif veya rüya aleminde vasıl olduğuna dair herhangi bir bilgimiz yok. Esasen böyle bir şeyin imkânından bahsetmek, Din adına bugüne tadar ortaya konulmuş şeylerin tartışılabilir olduğunu söylemek demektir. Keşif veya rüya ile elde edilen bilginin münhasıran "ictihadî" meseleler hakkında olması önemli bir kriterdir. Esasen daha önce de müteaddit defalar vurgulamaya çalıştığım gibi keşif sonucu elde edilen bilginin yüzde yüz oranında kat'iliğinden bahsetmemiz mümkün değil. Zira keşif sahibinin keşfinden çıkardığı netice de sonuçta ictihada dayanmaktadır. Şu halde netice olarak şunu söyleyebiliriz: 1. Keşifle elde edilen bilgi Din'de zaruretle bilinen hususlara aykırı olamaz. 2. İctihada açık alanda ehli tarafından elde edilen bilginin kesinliği ictihadî bilgiden daha kuvvetli değildir. 3. Keşif sahibi, ictihada açık meselelerde keşfen ulaştığı bilgiyle kendisi amel edebilir. Ama bu bilgi ümmetinsair fertleri için bağlayıcı değildir. Herhangi bir veli de "Benim keşfen elde ettiğim bilgi kat'îdir, Şer'î bilgilere aykırılık arz ederse benim bilgim alınmalı Şer'î bilgi terk edilmelidir" dememiştir. Vallahu a'lem... Bkz. İbnu'l-Esîr, Câmi'u'l-Usûl, II, 525; IV, 189.  Dr. Ebubekir Sifil / Milli Gazete 10 NİSAN 2012  
23 Mayıs'ta İş Bırakıyoruz
Cumartesi, 19 Mayıs 2012
Toplu Sözleşmede memurlarımız adına dişe dokunur bir gelişme oluşmamıştır.Toplu Sözleşme taleplerimiz ana olarak aşağıdaki ana başlıklarda ifade edilmektedir. 1-Oransal artışlar 2-Artışların emekliliğe yansıması, taban aylığa yapılan artışlar. Ek ödemelerin, döner sermaye gelirlerinin emekliliğe yansıması. 3-Ek ödemelerde yaşanan eşitsizliğin giderilmesi, öğretmen, akademisyen, posta dağıtıcısı, KİT çalışanları, hekim dışı sağlık çalışanlarına yapılan haksızlığın giderilmesi 4-Vergi dilimlerinin kamu görevlilerinin gelirlerine uygun hale getirilmesi 5-Dini bayramlarda 1 asgari ücret tutarında (886.5 TL) ikramiye verilmesi. 6-4 C ve 4 B gibi farklı istihdam türlerinin tamamen kaldırılması. Yukarda ifade ettiğimiz 6 ana başlık altında toplayabileceğimiz ana taleplere toplu sözleşme masasında şuana kadar olumlu bir cevap verilmemiştir. Elde edilen gelişmeler genel haklara yönelik, insanca yaşamamızı temin edecek kazanımlar değildir. Yukarda ifade ettiğimiz, ana taleplerimize bir cevap gelmemesi Toplu Sözleşmelerde hayal kırıklığı anlamına gelecektir. Bölük pörçük, ufak tefek kazanımları kazanım olarak sunmak hiçbir kamu çalışanını mutlu etmemekte, tatminkar bulunmamaktadır. Türkiye Kamu Sen Toplu Sözleşme masasına olan saygısını, iş bırakma tarihini 23 Mayıs olarak ilan ederek göstermiştir. Bu tarihten sonra yetkili konfederasyon ve sendikalar kamu görevlileri hakem kuruluna başvuracaktır. Kamu Görevlileri Hakem Kurulu esas olarak Hükümetin kontrolünde bir kuruldur. 23 Mayıs tarihinde yapacağımız, iş bırakma eylemi, doğrudan doğruya Hükümetin iradesini değiştirmeye yönelik olacaktır. Bir sözde sendika tarafından Toplu Sözleşmenin son tarihi olan 21 Mayıs’tan sonra yapılacak eylemin Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna yönelik olacağı doğrultusunda açıklamalar yapılmaktadır. Bu açıklamalar iş bırakma eylemine katılamama gerekçelerini kendi üyelerine bile açıklayamadıkları için yapılmakta, kamu çalışanlarının kafası karıştırılmaya çalışılmaktadır. 23 Mayıs iş bırakma eyleminde tek muhatabımız Hükümettir, çünkü, 11 Hakem Kurulu Üyesinin 6’sı Hükümetin iradesi ile karar verecek şekilde ayarlanmıştır. Bu sebeple bu iradeyi memurlar ve emekliler lehine değiştirmek mümkündür. Ancak, sarı sendikalar bu eyleme katılma cesaretini elbette gösteremeyecektir. Bizzat Genel Başkanımız İsmail KONCUK’un giderek eylem birliği teklif ettiği bu sarı sendika yine bizi şaşırtamamış, iş bırakma eyleminden kaçarak masada memurların elini güçlendirme yolunu seçememiştir. Türkiye Kamu Sen olarak yukarda açıkladığımız taleplerimize cevap bulabilmemiz halinde, iş bırakma eyleminden vaz geçilebileceğini açıklamıştık. Ancak, bugüne kadar ana taleplerimize olumlu bir cevap verilmemiştir. Hükümet 3+3 lük komik zam teklifinde ısrarcıdır. 1 puanlık artışa dahi yanaşmamaktadır. Yüzde 20’lik zam teklifimize, çok uzak olan, bu tekliflerin kabulü kamu çalışanlarını satmakla eş değerdir. Bütün bu sebeplerle, yukarda açıkladığımız 6 ana teklifimize cevap verilmediği sürece 23 Mayıs’ta iş bırakma kararlılığımız devam edecektir. Sendikalı, sendikasız tüm kamu görevlilerini, eyleme katılma cesareti gösteremeyen Konfederasyonun değerli üyelerini de iş bırakma eylemine destek vererek, haklarına sahip çıkmaya davet ediyoruz.Bu toplu sözleşmenin 2 yıllığına yapıldığını kimse dikkatten kaçırmamalıdır.
Zincirlerini Kırmış Deliler
Perşembe, 17 Mayıs 2012
Deliliğin çeşitleri vardır: Bildiğimiz normal deli... Zır deli, zırzır deli, hınzır deli... Deli dolu... Zararsız deli... Ilımlı deli... Akıllı görünen deli... Zincirden boşanmış deli... vs vs... Acaba şu futbol delileri hangi cinstendir?.. Sanırım onların da türleri var. Hepsi de, bir tarağın dişleri gibi bir değil. Son futbol çılgınlıkları öyle sıradan, ılımlı deliliklere benzemiyordu. Siz daha işin içyüzünü bilmiyorsunuz. Devletin, valiliğin, emniyetin elindeki gizli raporları okusanız, o çılgınlıkların vehâmetini öğrenseniz aklınızı kaçırırsınız. O korkunç futbol cinnetleri sırasında Türkiye'miz büyük bir tehlike atlatmıştır. Çok şükür kan dökülmedi, can kaybı olmadı. Hükümet bu konuda çok ciddî ve etkili tedbirler almalıdır. Son hadise, sorumlulara ve vazifelilere iyi bir ders olmalıdır. Ülkemizde büyük sayıda vatandaş futbol konusunda sınırı aşmış bulunmaktadır. Tedbir alınmazsa ileride çok üzücü başka hadiseler olabilir. Sosyal ve biyolojik patlamalar olabilir. Mısır'da olduğu gibi kan dökülebilir. Konu psikoloji uzmanlarına inceletilmeli ve raporlar alınmalıdır. Türkiye sosyal yapı bakımından nereye sürükleniyor? Türk Kürt... Sünnî Alevî... Sağcı solcu.. Dinci laik derken başımıza bir de futbol terörü çılgınlığı çıktı... Bu belayı başımıza kimler sarmıştır? Ülkemizde büyük tesislerde dev futbol günlük gazeteleri yayınlanmaktadır. Çok sayıda vatandaşımız futbolla yatıyor, futbolla kalkıyor. Futboldan medet uman bazı politikacılar ateşle oynadıklarının farkında mıdır? Ya bir dinî cemaatin futbol merakına ne demeli... Tarih felsefecilerine, büyük düşünürlere sorunuz: Toplumumuz dengeli, akıllı, sağlıklı, iç barışlı bir toplum mudur? Şair kim beni zincire vuracakmış şaşarım demiş. Futbol çılgınları zincirleri kırdılar. Âferin!.. Mehmet Şevket Eygi - Milli Gazete - 17.05.2012
Kadına Şiddet Uygulamak
Perşembe, 19 Nisan 2012
Kadın insan cinsinin yarısını oluşturur. Genel anlamda fiziki yönden erkeklerden daha zayıf yaratılmış olduğu bir gerçektir. Ancak kadına yüklenen yük ve sorumluluklar da bu oranda hafif tutulmuştur. Ayrıca daha duygulu, hissi, hassas, daha çok şefkatli, merhametli olmak ve hepsinden önemlisi analık payesine sahip bulunmak gibi özellikleriyle de karşı cinse karşı bazı üstünlükleri vardır. Hak ve hürriyetleri bakımından ise tamamen erkekle eşittir. Ruhi ve manevi yönü itibariyle düşünüldüğünde de Allah katında erkekle kadın arasında herhangi biri diğerin ağır basanbir fark olduğu asla söylenemez. Kadın İslam öncesi kaybetmiş olduğu şeref ve haysiyetini tekrar İslamla kazanmış, hak etmiş olduğu mevkii kendisine yeniden teslim edilmiştir.       İslam öncesinde kadının insan olup olmadığı bile tartışma konusu yapılırdı. Kadın köle muamelesi görür, elden ele dolaşan bir eşya gibi sayılır,orta malı gibi kabul edilirdi.Hayatı dahi önce babasının evlendikten sonra ise kocasının elindeydi.Öldürülecek olsa hesabı sorulmazdı. Bir erkek istediği kadar sayıda kadınla evlenebilirdi ve bu konuda hiç bir sınırlama söz konusu olmazdı. Kadın hep horlanır, itilir, ötelenirdi. Özellikle Cahiliyye devri Arapları ar edindiklerinden dolayı kız çocuklarını diri diri toprağa gömmekten çekinmezlerdi.      İslam dini geldikten sonra kadın insan muamelesi görmeye başladı. Köle değil kul olduğunu, kapanın elinde kalan basit bir eşya değil, kocasının nikahında değerli bir eş olduğunu anladı.     Kadın erkek eşitliği batı dünyasında ilk defa ancak 10 ocak 1789 beyannamesinde yer almış ve bütün dünyada ancak 10 ocak 1948 tarihli Evrensel İnsan Hakları beyannamesi ile ilan edilmiş iken islam dini kadınla erkeğin kanun önündeki eşitliğini 14 asır önce kabul etmişti.      İslam dini kadına öğrenme, öğretme ticaret, ziraat.seçme,seçilme,malını istediği şekilde tasarruf edebilme,kendi davasını takip edebilme,hatta bazı durumlarda boşama hakkını kullanmayı dahi miladi 600 lü yıllarda temin etmiş iken oy kullanma en doğal vatandaşlık hakkı olan oy kullanma hakkının İngiltere de 1928,Fransa da 1946 İsviçre de ise ancak 1971 tarihinde verilebildiğini hatırlayamamak tarihi hafızamız adına büyük bir gaflet sayılır.     İslam dini kadına bu kadar paye vermenin yanı sıra onu koruyup gözettiği ona sahip çıktığı bu kadar açık ve ortada iken bazılarının İslam dini erkeğe kadını dövme hakkını vermiştir, bu nasıl iştir, bu nasıl anlayıştır, bu ne büyük zulümdür şeklindeki cahilane iddiaları ancak bir bühtandan ibaret kalabilir. Bu meseleyi daha iyi anlayabilmek için önce nisa suresinin 34. Ayeti kerimesine bir göz atmak gerekir.    Yüce Rabbimiz buyuruyor ki: ‘iyi kadınlar, itaatkar olanlar ve Allahın korunmasını emrettiği şeyleri kocalarının bulunmadığı zamanlarda koruyanlardır. Fenalık ve geçimsizliklerinden korktuğunuz kadınlara gelince: önce onlara öğüt verin, yataklarından ayrılın. Bunlarda fayda vermezse (hafifçe) dövün. Eğer itaat ederlerse kendilerini incitmeye başka bir bahane aramayın. Çünkü Allah yücedir, çok büyüktür.’   Bilindiği üzere her kelimenin bir lügat bir de ıstılah manası vardır. Her hangi bir kelime soyut(tek başına)kullanıldığında belirli bir mana veya manalar ifade ettiği halde cümle içerisinde bir maksat ve gaye için kullanıldığında daha değişik anlamlara gelebilmektedir. Nitekim‘darp’ sözcüğü de özetle vurmak, bir şeyi diğer bir şeye çarpmak manasınadır. Ancak kuranı kerimde darp olayının niceliğinden söz edilmemektedir. Vurmaktabiri ülkeden ülkeye, beldeden beldeye, fertler ve toplumlar arasında değişik şekilde yorumlanmakta hatta bazı Arap toplumlarında muhataba karşı kişinin elini sertçe kaldırması dahi darp, dövme şeklinde anlaşılmakta bilinmektedir.Yine bazı toplumlarda tatlı sertçe dokunuvermek de dövmek şeklinde algılanmaktadır.Nitekim medeni ve ahlaki yönden tekamül etmiş olgun ve şahsiyetli insanlar arasında bu kadarcığınınbile hakikaten dövme,vurmaşeklinde mütalaa edilmesi gayet doğal bir durumdur.       Hulasa az ya da çokdövmek, vurduğu yerde izi kalmak, gözünden şimşekler çaktırmak, saçını başını yolmak, bir tarafını sakat bırakmak,tekmelemek ,canını yakmak v.s gibi tamamen insanlık dışı hareketlerin İslam da asla yeri olamaz.      Vurmak, kırmak, yıkmak, tepelemek, Allaha söz vererek nikahına aldığı, iyi günde,kotu günde, sağlıkta hastalıkta yanında olmaya söz verdiği evinin neşesi ve güneşi olan hanım efendiyi darp etmek rencide etmek,gururunuve onurunu ayaklar altına alacak kadar pervasızca hareket ederek ona göz dağı vermek erkeklik değildir. Erkeklik evini, ailesini en güzel şekildeidare etmek çoluk çocuğunu muhannete muhtaç bırakmamaktır. Erkeklik eline koluna dilinesahip çıkmaktır.    Erkeklik hadiseler seni ne kadar zorlarsa zorlasın efendimizin ifadesiylehiddetlenmeyip teenni ile hareket edebilmektir. Aslına bakacak olursanız başkalarına karşı fiziki ve psikolojik şiddet uygulayarak haklı olmaya çalışmak aklını kullanamayan dilinde hikmet kalbinde merhamet bulunmayan aciz ve sorumsuz kimselerin işidir.     İnsanlığın medarı iftiharı bakınız ne buyuruyorlar: ‘müminlerin iman yönünden en olgunları ahlaken en güzel olanlarıdır. Sizin en hayırlınız kadınlarına karşı en iyi ve nezaketli olanınızdır’.   Bir başka ifadelerinde ise: ‘Onlara(hanımlarınıza)yediklerinizden yedirin, giydikleri nizden giydirin, onları dövmeyin,onlara çirkin demeyin,fena söz söylemeyin’ buyurmak tadırlar.     Her yılın 25 kasım Pazar kadına yönelik şiddete karşı uluslar arası mücadele ve dayanışma günleri…aman Allahım insanın hem cinsine olan kini garazı ülkelerin sınırlarını zorluyor demek ki. Anlaşılan o ki ,üzerimizde cahiliyye devrinin kapkara bulutları dolaşıp duruyor hala. Dayak ferman dinlemiyor. Cahil, kaba, hodkam, eli sopalı , merhametsiz,insanı duygulardan nasıpsızbir kimse olmak içincahiliyye devrine dönmeye gerek yok. zira cehalet denilen aymazlık kimilerinin kafalarındaasırlarca sonra bile hala yerini korumaya devam ediyor .    Uluslar arası af örgütünün açıklamalarına göre yaklaşık her üç kadından birinin şiddete maruz kaldığı bır dünyada Rabbimizin tüm varlık alemini kuşatan rahmet ve merhamet sıfatlarına daha fazla sarılmamız gerekmiyor mu?     Rabbimiz bizlere model insan olarak Hz. Peygamberi göstermektedir. Kuran kendisine indirilen ve onu hayatında en iyi şekilde uygulayan Hz peygamberin hanımlarına karşı el kardırdığına dair hiç bir rivayet yoktur. zira onun sonsuz ve engin merhameti bir kimsenin kalbini incitmeye bile müsait değildi.     Fazla sözene gerek .Bize düşen de ona benzemeye çalışmak değilmidir. Muammer TURAN / Gemlik İlçe Müftüsü

Ücretsiz Haber Aboneliği

Ziyaretçi Sayacı

009126
BugünBugün261
DünDün417
Bu AyBu Ay7218
ToplamToplam9126

Kimler Sitede

26 ziyaretçi ve Sıfır kullanıcı çevrimiçi

• Son Eklenen Yorumlar

• Facebook'ta bizi bulun